İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. LYS-Çağdaş Türk Ve Dünya Tarihi Ders Notu

16- Yumuşama Dönemi

featured
+ - 0

YUMUŞAMA DÖNEMİ (DETANT)

Yumuşama, devletlerarası gerginliklerin, uluslararası kurallara ve sözleşmelere dayalı olarak aşamalı ve bilinçli bir biçimde azaltılmasını amaçlayan politikadır.
Yumuşama terimi ilk olarak Soğuk Savaş döneminde, bloklar arasındakarşılıklı “söz düellosu”aracılığıyla savaş tehlikesinin azalmasını ve komünist devletlerle liberal devletler arasında siyasal, ekonomik, kültürel ve teknolojik anlaşmaların yapılmaya başlanması nedeniyle kullanıldı.
Yumuşama, soğuk savaş döneminde Doğu – Batı ilişkilerinde çatışma ve gerginliğin azaldığı tarihsel bir süreci tanımlamak için de kullanılmaktadır.Bu süreç, anlaşma ve işbirliği aşamalarından oluşan bir ilişkidir.
Etkinlikler

1. Yumuşamanın Mimarları

1961 ‘de J. Kennedy’nin Amerika’da iktidara gelmesiyle birlikte ABD ile SSCB arasında ilişkiler sertleşti. Bunda Berlin bunalımının da etkisi vardı. Ağustos 1961’de Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin Berlin Duvarı’nı inşa etmesiyle bunalım son buldu. Daha sonra SSCB ve ABD, dünyadaki nükleer silahları karşılıklı olarak sınırlamaya çaba gösterdiler. 1963’te atmosferde, atmosfer dışındaki uzayda ve deniz altında nükleer denemeleri yasaklayanMoskova Antlaşmasıimzalandı. Yine de Sovyet – Amerikan kutuplaşması ve iki kamp arasındaki nüfuz mücadeleleri, uluslararası ilişkilerde belirleyici etken olmaya devam ediyordu. Ancak çatışmaları sınırlandırma kaygısı giderek ağır basmaya başladı.

2. Pekin Ziyareti

Çin, güneyinde ABD, kuzey ve kuzeybatısında ise SSCB’nin tehdidi altındaydı. SSCB’nin artan tehditlerine karşı, ABD güvenliğini sağlamak için, Sovyet Rusya’ya karşı Çin’e yaklaşmaya çalışıyordu. Çin ise iki süper güçten birini tercih etmek zorundaydı. 1971 ‘de Başkan Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in Çin’e yaptığı tarihi ziyaret, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinin ilk adımını oluşturdu. Başkan Nixon’un 21 – 28 Şubat 1972’de yaptığı ziyaret ise iki ülke arasındaki ilişkileri daha da yumuşattı.
Bu gelişmeler, devletlerin dış politikalarının değişken olduğunu göstermektedir.
A. YENİ GELİŞMELER

1960’lı yılların sonlarından itibaren devletlerarası bloklaşmalarda ılımlı bir hava oluşmaya başlamıştı. Bu gelişmede 1962 Küba buhranının büyük bir etkisi vardı. Bununla beraber, 1960’lardan itibaren blokların dışında meydana gelen gelişmeler de, blokların karşılıklı ilişkilerine önemli ölçüde etki etmiştir.1960’lardan itibaren ortaya çıkanÜçüncü Dünya, Asya – Afrika Bloğu, Asya – Afrika – Latin Amerika Grubu, Tarafsızlar, Bağlantısızlargibi deyimler, kavramlar ve hareketler bunun örnekleriydi.

Diğer taraftan, şunu da kabul etmeliyiz ki, gerek bloklar arasında yumuşama teşebbüsleri, gerek çatışmaların kökeninde yatan silahlanmayı durdurma veya sınırlama çalışmaları, gerekse bloklar dışındaki ülkelerin bloklar arası ilişkilere etki etmek amacı ile kendi aralarında teşkilatlanma çalışmaları, 1960’ların da öncesine gider.

1. Bandung’dan Bağlantısızlığa (18-24 Nisan 1955)

Bandung Konferansı’nın Amacı

Bağımsızlıklarını yeni kazanan Afrika ve Asya ülkelerinin, Amerika ve SSCB gibi iki büyük nükleer güç karşısında varlıklarını korumak için bir birlik ve dayanışma sağlamak istemesi idi.
Bandung Konferansı,Hollanda’nın sömürgesi iken 1945’ten sonra sürdürdüğü bir bağımsızlık mücadelesi sonunda, 1949’da bağımsızlığını kazanan Endonezya’nın girişimi ile 18-24 Nisan 1955 tarihlerinde yine Endonezya’nın Bandung şehrinde toplanmış,Asya – Afrika Konferansıadını almıştır.
Bu konferans bazı Asya ve Afrika ülkelerinin oluşturduğu”Bağlantısızlık”adıyla adlandırılan anlayışın başlangıç noktasını oluşturmaktadır.
Konferansta en ilginç tartışmalar, Batı’nın temsilcisi durumunda bulunan ve milletlerarası komünizm tehlikesi karşısında tarafsızlığın tehlikelerine işaret eden Türkiye Dışişleri BakanıFatin Rüştü Zorluile Hindistan’ın komünist veya antikomünist her türlü kuvvet gruplaşmasının karşısında olduğunu ve NATO’nun, sömürgeciliğin en güçlü koruyucularından biri olduğunu ileri süren Hindistan BaşbakanıNehruarasında olmuştu. Konferansa katılan devletlerin aynı siyasi görüşlere sahip olmaması kalıcı antlaşmaların yapılmasını engellemiştir. Bandung Konferansı ayrıca daha önce yapılmış”Banş İçinde Bir arada Yaşama”nın beş ilkesi üzerinde var olan anlaşmayı da kabul etmiştir.
Tüm tartışmalara ve olumsuz yönlerine rağmen Bandung Konferansı’nın ilkeleri tarihsel bir dönemin açılmasına katkıda bulunmuştur.

2. Silahsızlanma Çabaları

1960’lardan itibaren silahsızlanma konusunda atılan adımlar, yumuşama (detant) havasının oluşumunda önemli gelişmeler sağlamış, ancak ortaya çıkan sonuç, gösterilen çabalarla orantılı olmamıştır. Günümüzde bile, silahlanma için yapılan harcamalar azalmamış, her yıl devamlı bir artış göstermiştir.
1975 yılında 51 ülkenin savunma harcamaları 340 milyar dolar civarında iken, 1980 yılında bu miktar 598 milyar dolara çıkmıştır.Varşova Paktı’nın savunma harcamaları 1975’te 132 milyar civarında ve NATO’nun ki de 150 milyar civarında iken, her iki ittifaka ait rakamlar, tahmini 210 ve 240 milyar dolar olmuştur.
Birleşmiş Milletler İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından silahsızlanma çabalarına hız vermiş, atom silahlarının milli silahlanmaların dışında bırakılmasını sağlamak amacı ile tavsiyelerde bulunmak üzereAtom Enerjisi Komisyonu’nu kurmuştur. Ayrıca teşkilat daha sonra Silahsızlanma Komisyonu’nu kurarak her çeşit silahlanmanın engellenmesi için büyük bir çaba sarf etmiştir.
Silahsızlanma çabaları 1960’lardan itibaren Birleşmiş Milletler’in dışına çıkmış ve iki büyük nükleer güç olan Sovyet Rusya ile Amerika arasındaki ilişkilerin bir konusu haline gelmiştir.
Özellikle Küba Buhranı’nın meydana getirdiği tahribat, 5 Ağustos 1963’teAmerika, Sovyet Rusyaveİngilterearasında, yeraltı denemeleri hariç, atmosferde, uzayda ve su altında yapılan denemelerin durdurulmasına ait bir antlaşmanın imzalanmasına ortam hazırlamıştır.
1963 antlaşmasını, yine Amerika, Sovyet Rusya ve İngiltere arasında 27 Ocak 1967 tarihinde imzalanan ve“Dış Uzay Antlaşması”denen antlaşma takip etmiştir. Bu antlaşma ile uzayın barışçı amaçlarla araştırılması ve kullanılması amacı ile ay da dâhil uzaydaki gezegenlerde nükleer ve kitlesel tahrip silahlarının kullanılması ve depolanması yasaklanmıştır.
Bu gelişmelerden sonra imzalanan antlaşmalardan bazıları şunlardır

•1 Temmuz 1968’de Amerika, Sovyet Rusya ve İngiltere arasında imzalanıp 50 devletin daha katıldığı,”Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması”

•11 Şubat 1971 ‘de imzalanan ve deniz dibinde, okyanus tabanında ve okyanusun yeraltında, nükleer silahlarla diğer kitlesel tahrip silahlarının yapımını, kullanılmasını, depolanmasını, denenmesini ve fırlatma rampaları inşasını yasaklayan”Deniz Yatağı (Seabed) Antlaşması”

•10 Nisan 1972 tarihli, Bakteriyolojik (Biyolojik) ve Toksit silahların geliştirilmesini, üretimini ve depolanmasını yasaklayan ve mevcutların dokuz ay içinde yok edilmesini öngören antlaşma

3. SALT -1 Antlaşması (26 Mayıs 1972)

Antlaşmanın Amacı;Nükleer silahların sınırlandırılmasıdır.
26 Mayıs 1972 tarihinde Moskova’da Amerika Cumhurbaşkanı Richard Nixon ile Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Leonid Brejnev arasında imzalanan antlaşmadır.
Çin’in, Sovyet Rusya için bir tehlike olmaya başlaması üzerine 1964 Ekim’inde işbaşına gelen Brejnev yönetimi, Çin tehlikesini ortadan kaldırmak için başlangıçta Çin’le uzlaşma yolunu aramış ancak bir netice alamamıştır.
Sovyet Rusya “Doğu Cephesi”ni yumuşatamayınca, “Batı Cephesi”nin kendi baskısını hafifletme yolunu aramaya başlamış, bundan dolayı da 1966’dan itibaren, Avrupa’ da bir güvenlik sisteminin kurulması için NATO’ya tekliflerde bulunmuştur. Bu durum, Sovyetlerin Batı’ya yanaşmak için Doğu – Batı ilişkilerine bir “yumuşama” (detant) getirme çabasını doğurmuştur.
Uzun süren görüşmelerin ardından yapılanSALT-I Antlaşması’nagöre;”Taraflar, kendi başkentlerinin 150 kilometrelik bir alan içinde 100 taneden fazla füzesavar füzeye sahip olmayacaklardı. Ayrıca, bu füzelerle ilgili radarların sayısı da iki büyük ve 8 küçük radar olarak sınırlanmaktaydı. Süresiz olan 16 maddelik bu anlaşmaya göre, taraflar, başka devletlere bu füzelerden vermeyecekleri gibi, başka ülkelerde bu füzelerin rampalarından kurmayacaklardı.”
SALT-I Antlaşması, Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkilerde bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü bu iki süper güç aralarındaki tüm anlaşmazlıklara rağmen, karşılıklı müzakere yolunu seçmişlerdir. Bu durumu da, SALT-I Antlaşması’nı imzaladıktan üç gün sonra, 29 Mayıs 1972’de yine Moskova’da imzaladıkları”Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Arasındaki Münasebetlerin Temel İlkeleri”adlı belge ile ilan etmişlerdir. 12 ilkeyi içeren bu belgeye göre, her iki taraf, nükleer çağda barış içinde bir arada yaşamaktan başka alternatif olmadığını kabul ederek, aralarındaki ilişkilerin tehlikeli boyutlara varmasını önlemeye, birbirleri aleyhine avantaj sağlamamaya, karşılıklı çıkarları konusunda birbirleriyle devamlı görüşme halinde olmaya, stratejik silahlar da dahil olmak üzere tam ve genel bir silahsızlanma için çaba harcamaya, aralarında ticari ve ekonomik, teknik ve teknolojik işbirliğini arttırmaya, dünya meselelerinde birbirlerinden daha üstün bir durum elde etmemeye ve bütün devletlerin eşitliğine saygı göstermeye çalışacaklardı.

4. Neticesiz Kalan Salt II (18 Haziran 1979)

Antlaşmanın Amacı:SALT-l’in oluşturduğu sıcak hava içerisinde Amerika ve Sovyet Rusya’nın, saldırgan stratejik silahları (füzelerin) sınırlandırmak istemeleridir.
SALT-II Antlaşması, 18 Haziran 1979’da Viyana’da, 1976 seçimlerinde ABD Cumhurbaşkanlığıma gelmiş olanJimmy CarterileBrejnevarasında imzalanmıştır.
SALT-II görüşmeleri, birincisi gibi kolay yürümemiştir. Bu duruma, saldırgan stratejik silahların (kıtalararası füzelerin) sınırlandırılmasında her iki tarafın da, karşı tarafa üstünlüğü kaptırma endişesi sebep olmuştur.
Diğer taraftan, SALT-II anlaşmalarının imzalandığı 1979 Haziran’ına kadar geçen sürede, milletlerarası ilişkilerde ortaya çıkan gelişmeler de, müzakerelerin uzamasında etkili olmuştur. Vietnam Savaşı, 1973 Arap-İsrail Savaşı, 1973 – 1974’de Amerika’da Watergate Skandalı, Amerika’da başkanlık seçimleri ve başkanların değişmesi ve diğer hadiseler gibi…
Görüşmelerin uzamasına rağmen, her iki tarafta bir anlaşmaya varma noktasında hareket etmişlerdir. 1973 Moskova Zirvesi ile 1974 Vladivostok Zirvesi bunun örneğidir.
SALT-II antlaşmalarının asıl amacı; uzun menzilli nükleer silahların sınırlanması idi.
Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmesi iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirince Salt-ll Antlaşmaları yürürlüğe girmemiştir.

5. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Karşılıklı ve Dengeli Kuvvet İndirimi ve Helsinki Deklarasyonu (1975)

Deklarasyonun Amacı:uluslar arası problemleri diyalog yoluyla çözümlemektir.
Helsinki Nihai Senedi (Deklarasyonu); 1 Ağustos 1975’te Amerika, Kanada ve İzlanda ile 32 Avrupa devletinin imzaladığı belgedir.
Amerika ile Sovyetler Birliği arasında yedi yıl süren SALT-II görüşmeleri, Avrupa’da yumuşama ortamına zemin hazırlamıştır.
Avrupa Güvenlik Konferansı teklifi 1966’da Varşova Paktı devletlerinden, Karşılıklı ve Dengeli Kuvvet İndirimi teklifi de 1968’de NATO’dan gelmiştir.
Helsinki müzakerelerinde meseleler dört ana konuya ayrılarak ele alınmış ve her ana konuya adı verilmiştir. Bu sebeple, Helsinki Nihai Senedi de dört Sepet’e ait dört ana anlaşmadan meydana gelmektedir.

Birinci Sepet’e ait anlaşma,”Avrupa Güvenliğine Ait Meseleler” başlığını taşımakta olup, en önemli belgelerden biridir.

Bu temel ilkeler şunlardır:

•Egemen eşitlik ve egemenliğin gerektirdiği haklara saygı

•Tehditten ve kuvvet kullanılmasından kaçınmak

•Sınırların bozulmazlığı

•Devletlerin toprak bütünlüğü

•Anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümü

•İçişlere müdahale etmeme

•Düşünce, vicdan, din ve inanç hürriyeti de dahil olmak üzere, insan hakları ile temel hürriyetlerine saygı»Milletlerin eşit hakları ve kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı

•Devletlerarasında işbirliği

•Milletlerarası hukukun yüklediği taahhütlerin iyi niyetle yerine getirilmesi
İkinci Sepet’e ait anlaşmaise,Ekonomi, Bilim ve Teknoloji – Çevre Korunması konularında işbirliği alanında idi.
Üçüncü Sepetise,İnsancıl ve Diğer Alanlarda İşbirliği adını taşımakta olup, bu anlaşmada, parçalanmış aileler, farklı milletlere mensup insanların evlenmeleri, turizmin geliştirilmesi gibi sosyal konular yer almıştır.
Dördüncü Sepetteise, zaman zaman yapılacak toplantılarla, bu anlaşmaların uygulamasının gözden geçirilmesi öngörülmekteydi.
Helsinki Deklarasyonu adı da verilen bu anlaşmalar, Avrupa’ya bir yumuşama ortamı getirmiş ve Avrupa’da gerginlikleri önleyici bir hava yaratmıştır.

6. Kuba Buhranı

Ortaya Çıkış Sebebi:Fidel Castro’nun, 1959’da diktatör Fulgencio Batista hükümetini devirerek Küba’nın yönetimini ele geçirmesi ve komünizme dayalı bir yönetim kurmak istemesidir.
Fidel Castro, muhtemel bir Amerikan müdahalesine karşı Sovyet Rusya ile ilişkilerini sıklaştırmıştır. Bunun üzerine 1960 yılı yaz aylarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nin Küba siyaseti sertleşmeye başladı. Birleşik Devletler Küba şekerine geçici bir ambargo koydu ve 21 üyeli Amerikan Devletleri Örgütü’nden (OAS) Küba’nın hareketlerini kınamalarını istedi. OAS, Castro’yu desteklemesi sebebiyle Sovyetlerin batı yarım küresine müdahalesini kınadı.
John F. Kennedy’nin Kasım 1960’da Amerikan başkanlığına seçilmesiyle AmerikaKüba ilişkileri daha da gergin bir döneme girdi.
1961Nisan’ında, bir grup Kübalı mülteci ülkelerine saldırarak Castro’yu devirmek için başarısız bir girişimde bulundu (Domuz-Körfezi Çıkartması). Amerikan Hükümeti mültecilere eğitim ve yardım sağlamıştı. Girişimin planlanmış olmasıyla birlikte, tüm sorumluluğu bu harekâtın yürürlüğe konmasına izin vermiş olması nedeniyle, Başkan Kennedy yüklendi.
1962Ekim’inde, Castro hükümetinin, Sovyetler Birliği’ne Küba topraklarına gizlice saldırı füzeleri yerleştirmesine izin vermesi, dünya kamuoyunu dehşete düşürdü. Sovyet teknisyenlerinin denetiminde olan bu üsler, Kuzey ve Güney Amerika’nın belli başlı şehirlerine nükleer füzeler atabilecek nitelikteydi. Birleşik Devletler bu üslerin derhal sökülmesini istedi ve Küba’ya sevk edilmekte olan saldırı nitelikteki bütün askeri malzemeyi abluka altına aldığını ilan etti.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) 20 oyla aldığı bir kararla üye ülkelere Küba’ya saldırı silahları sevkiyatına engel olunması tavsiyesinde bulundu. İki hafta süren gergin bir havadan sonra Sovyet hükümeti ABD ‘den, Türkiye’deki üslerin kısıtlanması karşılığında üslerini söküp füzeleri Sovyetler Birliği’ne geri götürmeyi kabul etti (Ekim Füzeleri Bunalımı).
Küba Buhranı bloklar arası dengelerin değişmesine neden olmuş, ABD ve Sovyet Rusya gibi devletler silahsızlanma çabalarına hız vermişlerdir.

B. ASYADAKİ GELİŞMELER

1. Vietnam Savaşı (1965 -1973)

Savaşın Sebebi:ABD’nin, Kuzey Vietnam’ın Amerikancı Güney Vietnam’da komünizmi yaymaya çalıştığını ileri sürmesidir.
Vietnam Savaşı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kuzey ve Güney Vietnam olarak ikiye bölünen Vietnam’da; SSCB ve Çin’in Kuzey, ABD’nin de Güney Vietnam’ın yanında savaşa girmesi ile başlamıştır.
Vietnam’daki komünistlerin, ülkeyi sömüren Fransızlara karşı 1940’larda başlattıkları bağımsızlık mücadelesi 1975 yılında ülkenin tamamı kurtulana kadar devam etti.
Ho Şi Min önderliğindeki bağımsızlık savunucusu komünistler, işgalci Fransızları 1954 yılında yendiler. Bu çatışmalardan sonra ulusal ve uluslararası antlaşmalar sonucunda ülke; Komünist ve Ulusalcı Kuzey, Amerikancı ve Liberal Güney olarak ikiye ayrıldı. Ülke bütünlüğünü sağlayacak bir seçim planlandı ise de plan gerçekleşmedi. Bu gelişmelerden beş yıl sonra komünistler tüm ülkenin kurtuluşu için mücadele etmeye karar verdiler. Amerikancı Güney’e karşı gerilla mücadelesi vermeye başladılar.
ABD’nin Johnson ve Nixon’a kadarki başkanları Vietnam Savaşı’na bilfiil katılmamışlar, sadece silah ve para yardımı yapmışlardı. 1964 yılında ABD, gerilla botlarının bir Amerikan savaş gemisine ateş açtığını söyleyerek Vietnam Savaşı’na girdi. Bu hikâye ile ABD, hem kuzeyi bombalama hakkını elde etmiş hem de ABD başkanlarına, olağanüstü askeri önlemler alma hakkı tanıyan Tonkin Körfezi Kararnamesi’nin imzalanmasını sağlamıştır. ABD’nin Vietnam’daki faaliyetleri bu kadarla kalmadı. Güney Vietnam Devlet Başkanı Diem’in bir askeri darbe sırasında anlaşılamaz ölümünün de CIA ile bir ABD oyunu olduğu iddia edilmektedir.
Vietnam Savaşı ABD’nin “Domino Teorisi” bağlamında da önemli idi. Bu teoriye göre Soğuk Savaş döneminde tüm dünya kominist rejimlerin yıkılması ve sömürgeleştirilmesi için bir araya gelinmeliydi. Bu nedenle Vietnam’da komünist rejimin varlığı kabul edilemezdi.
Bu sebeplerle ABD yaklaşık 19 bin km uzaklıktaki Vietnam’a 100 binlerce asker gönderdi. ABD için çok büyük maddi yüke, can kayıplarına ve sayısız başarısız girişime sahne olan, 4 milyon kadar sivil ve 1 milyondan fazla bağımsızlık yanlısı gerillanın öldürülmesine neden olan Vietnam Savaşı, ABD için tam bir başarısızlık oldu.

Savaşın etkileri günlerce sonra gelen fotoğraf ve görüntülerle anlaşılabildi. ABD’nin Vietnam’da ilk kez denemeye başladığı napalım bombası ile milyonlarca sivil öldü, milyonlarcası da napalım yanıklarını hayatları boyunca taşımak zorunda kaldı. ABD halkı da bu görüntülerle savaştan haberdar oldu. Savaşın amaçsızlığı ve vahşeti gün geçtikçe kamuoyunu savaş karşıtlığına yöneltti. Savaşa karşı ciddi tepkiler oluştu. Öyle ki 1970’lerin başında savaş karşıtlığı Amerikan toplumunda % 70’lere varıyordu.
Amerika’da ve dünyada giderek artan bu savaş karşıtlığı, Paris’te barış görüşmeleri başlattı, ancak bu görüşmeler 1973 yılı başında sonuçlanabildi.Vietnam Barışı Paris’te 27 Ocak 1973’te imzalandı.
•Amerika 60 gün içinde Vietnam’daki bütün askerini ve malzemesini geri çekecek ve üslerini tasfiye edecek

•Kuzey Vietnam, Güney Vietnam halkının kendi kaderini kendisinin tayin etmesine müdahale etmeyecek

•Kuzey ve Güney Vietnam’ın birleşmesi, karşılıklı anlaşma ve barış yoluylagerçekleşecekti.

Amerika, bu barışla Vietnam’dan kurtulmayı başarmıştı. Ancak Vietnam meselesi bu barış ile kapanmadı. Barış ancak 25 ay devam edebildi. Bu sürenin sonunda Güney Vietnam komünistlerin eline geçti.
1975 Şubatı’nda Vietnam gerillalarıBuan Ma Thuotadlı beldeyi ele geçirdi. Orta bölgede dağlık arazide bulunan bu kasaba stratejik öneme sahipti ve ele geçirilmesi ile gerillalar moral ve üstünlük kazandılar. Bu olaydan iki ay sonra ülke kurtuluşa erdi ve gerillalar 30 Nisan 1975’te Güney Vietnam’ın başkenti Saygon’a girdiler ve buraya Vietnam Savaşı’nın lideri ve halk kahramanı olanHo Şi Min‘inadını verdiler.
2 Temmuz 1976’da Vietnam tekrar birleştirildi. Kuzey Vietnam’ın başşehri, bayrağı, marşı amblemi ve parası ülkede geçerli oldu. Yüksek hükümet kademelerinin hemen hepsine eski Kuzey Vietnam hükümetinin görevlileri getirildi. Vietnam İç Savaşı bütün Vietnam’ın Rus yanlısı olmasıyla neticelendi. Güney Vietnam’daki ABD üsleri Rus üsleri oldu.
Savaşın Kronolojisi

Şubat 1965:ABD Kuzey Vietnam’ı bombalamaya başladı16 Mart 1968:Amerikan birlikleri My Lai’yi ele geçirdi.

30Nisan 1970:Amerikan birlikleri Kamboçyaya saldırdı.

31Aralık 1970:ABD, birliklerini Vietnam’dan çekmeye başladı.

18 Aralık 1972:Amerikan birlikleri Hanoi ve Haiphong’u bombalamaya başladı.28 Aralık 1972:Amerikan birlikleri iki kenti bombalamayı durdurdu.

27 Ocak 1973:ABD Vietnam savaşını, sona erdiren barış antlaşmasını imzaladı.29 Mart 1973:Son Amerikan birliği de Vietnam’ı terk etti. Savaşta 2 milyon Vietnamlı, 58 bin Amerikalı öldü. Vietnamlılardan ölenlerin yüzde 90’ı sivildi.

Vietnam’ın Kamboçya’yı İşgali (1983)

1977 – 1980 yılları arasında Vietnam’da Çin asıllı sivillere karşı baskı ve zulümler artınca Vietnam’dan kaçışlar başladı. Baskı görenlerin, denizden kaçma imkânları sınırlı olduğu için 140 bin Çin asıllı Vietnamlı karadan kaçış yolunu seçerek Kamboçya’ya sığındı. Bunun üzerine Vietnam 1983’te Kamboçya’daki mülteci kamplarına saldırı düzenledi.
Bu gelişme üzerine Çin önce Vietnam’a ekonomik yardımı kesti, ardından da Vietnam’ın dört sınır eyaletine saldırdı. Vietnam, Çin’in bu saldırılarını püskürtmeyi başardı ancak büyük ekonomik kayıplara uğradı. 1989 sonlarında Vietnam birlikleri Kamboçya’dan çekilmeye başladı. Böylece ABD ile ilişkileri de normale döndü.

2. Keşmir Sorunu

Sorunun Tarihsel Gelişimi

1947’de Pakistan ve Hindistan İngiltere’den ayrılıp bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Keşmir halkı yapılan mutabakata göre uygulanan seçim haklarını Müslüman Pakistan’dan yana kullanmıştı. Fakat Hindistan alt kıtasındaki Müslüman bölgeleri gibi Pakistan’a katılması gereken Keşmir’in yöneticisi Singh’in ülkeyi para karşılığı Hindistan’a verip İngiltere’ye kaçmasıyla bu gerçekleşememişti. 1947 Ekim ayında Pakistan’a bağlı güçlerin Keşmir’in bir bölümünü Srinagar’a kadar işgal etmesi üzerine, Hint Birlikleri’nin de Hindistan işgali altındaki Keşmir’in bugünkü yazlık başkent olan Srinagar’ı ele geçirmesiyle bir kontrol hattı şeklindeki bugünkü bölünme ortaya çıktı.

Bu bölünme şöyleydi:

•Pakistan’ın elindeki ve Keşmir’in yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan Azad

Keşmir (Özgür Keşmir)

•Kalan kısmı işgal eden Hindistan kontrolündeki Keşmir Vadisi
Pakistan kontrolündeki Azad Keşmir’in başkenti Muzafferabad oldu. Nüfusunun halen yüzde 65’inden çoğu Hindistan kontrolünde olan ve Keşmir’in 7 bölgesinden 5’ini kapsayan kısımdaki Müslüman halkın çilesi de bu şekilde başladı. Zaman içinde Hindistan – Pakistan arasında iki büyük savaş daha meydana geldi. 1965’te bölgedeki gerginlik İkinci Pakistan – Hindistan Savaşı’na neden olurken, 1999’da da yine Kargil Bölgesinde iddia edilen sınır ihlalleri nedeniyle de Kargil Savaşı çıktı.
Temelde Pakistan’ın Keşmir sorununun çözümü için BM kararlarına uygun bir şekilde halk oylamasına gidilmesini önermesine karşın Hindistan’ın buna yanaşmaması sorunun süregelmesine neden oluyor. 2003 yılı sonunda Pakistan Devlet Başkanı Perviz Müşerrefin Pakistan ve Hindistan askeri güçlerinin sıkıntılara konu olan Himalaya bölgesinden tamamen çekilmeleri yönündeki teklifi yine Hindistan tarafından reddedildi. Hindistan bu reddetme olarak bölgenin istikrarsız durumunu ve Pakistan’dan gelebilecek köktendinci unsurları gösterdi. Böylece bir noktadan başlatılabilecek çözüm girişimi ve yakınlaşma çabaları da Hindistan’ın olumsuz tutumu nedeniyle başarısız kaldı.
Hindistan’ın yaklaşık 700.000 kişilik bir güçle, Hindistan’ın işgalinin haksızlığına karşı çıkan ve bağımsızlık isteyen Keşmir Halkı’na karşı baskısı bu şekilde devam ederken bugüne kadar 70.000’in üzerinde Keşmirli şehit edildi.
İşin önemli bir diğer yanı da 1,5 milyondan fazla Keşmirlinin mülteci haline getirilmesi ve son meydana gelen depremde bu mültecilerin durumlarının daha acıklı bir şekle dönüşmesidir.
Uluslararası Af Örgütü ve insan Hakları Gözetim Ajansı’nın Keşmir halkı ile ilgili tespitleri şöyledir:

1.Keşmir’deki siyasi ve hukuk dışı katliamlar geçmişte olduğu gibi hala sürmektedir.

2.İnsanların kaybolması, kaçırılması olağan bir durum haline gelmiştir.

3.Kadınlara tecavüz vakaları söz konusudur.

4.İşkence ve tutuklulara kötü muamele yapılmaktadır.

5.Keyfi gözaltına alma ve tutuklamalar süregelmektedir.

6.Mala, mülke kasıtlı zarar vermeler olağan hale gelmiştir.

7.Adil yargılanma hakkı tutuklular için yoktur.
Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan insanlık trajedisi, milyonlarca Keşmirliyi acı içinde yaşamaya mahkûm etmiş ve memleketlerinden Azad Keşmir veya Pakistan’a göçe zorlamıştır. Keşmir halkının bir buçuk milyon kadarının Pakistan’da göçmen olarak vatanlarından uzakta yaşamaya mahkûm edilmiş olması vicdani açıdan çok acı bir durumdur.
Türk milleti; KKTC kurulduğunda onu Bangladeş ile beraber hemen tanıyan ve maalesef sonradan batılı ülkelerin ambargo tehdidiyle bu kararı geri almak zorunda bırakılan, Kurtuluş Savaşı’mızda bize maddi – manevi büyük ölçülerde yardımcı olan, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında bize silah ve malzeme yardımı yapan, içlerinde şimdiki Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerrefin de bulunduğu söylenen yüzlerce sivil ve askerin Kıbrıs harekatında ordumuzla beraber savaşmak için gönüllü yazıldığı bilinen, bütün önemli balistik füze sistemlerine Türk isimleri verdiklerini kıvançla dile getiren Pakistanlı kardeşlerimizle bütün bu önemli sorunlarında beraber olmuş ve desteklemiştir.

C. ORTA DOĞUDA GELİŞMELER

Birinci Arap – İsrail Savaşı (1948 – 1949)

Nedeni;Arap ülkelerinin yeni kurulan İsrail Devleti’ni yıkmak istemeleri Orta Doğu’da bir Yahudi Devleti’nin kurulmasından hoşnut kalmayan Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıs 1948’de İsrail’e savaş ilan ettiler. Bir yıl kadar süren bu savaşı 75 bin kişilik bir ordusu bulunan İsrail Devleti kazanınca, beş Arap devleti ağır yenilgiye uğradılar.

Savaşın çıktığı tarihten itibaren Birleşmiş Milletler de taraflar arasında bir ateşkes imzalanması için aracılık çabalarına girişti. Bu çabalara, Arapların yenilgileri de eklenince Arap ülkeleri için İsrail ile ateşkes imzalamaktan başka çare kalmadı.

Bu amaçla İsrail;

•24 Şubat 1949’da Rodos’ta Mısır

•23 Mart 1949’da Ras-en Nakura’da Lübnan

•3 Nisan 1949’da Rodos’ta Ürdün

•20 Temmuz 1949’da Manahayim’de Suriye ile ateşkesler imzalandı. Kendisi ile sınırı olmayan Irak ile herhangi bir ateşkes anlaşması imzalamadı.
İsrail, Araplarla yaptığı savaşlarda başarılı olduğu için, Filistin topraklarının 3/4’ünü; milletlerarası bir statüye sahip olması gereken Kudüs’ün yarısını ele geçirdi. Böylece İsrail Devleti, imzaladığı bu ateşkes anlaşmaları ile Birleşmiş Milletler’in kendisine 1948’de çizdiği sınırlarından daha geniş topraklara sahip olmuş oldu.

İkinci Arap İsrail Savaşı (1956)

İlk savaşın Yahudiler nezdinde dünyanın tavrının görülmesi açısından ayrı bir anlamı bulunmaktaydı. İsrail durumdan memnundu ve artık bölgede daha rahat hareket ediyordu. 50’li yıllarında başından itibaren 187 köyün tamamen tahrip edilmesi, insanların katledilmesi ve göçe zorlanması bunu açıkça ortaya koyuyordu. Bu şekilde 1956’ya gelindi. Nasır’ın, 28 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nın uluslararası trafiğe açık olmakla birlikte, Mısır’a ait olduğu için millileştirildiğini açıklaması üzerine, İsrail saldırmak için beklediği fırsatı elde etti. İngiltere ve Fransa Mısır’ın bu kararını tanımadıklarını bildirerek, 30 Ekim’de Mısır’dan Süveyş Kanalı’nın kendilerine bırakılmasını istediler ancak Mısır bunu reddetti. Londra’da toplanan konferanslardan da bir sonuç çıkmayınca İngiltere ve Fransa İsrail ile anlaşarak Mısır’ın bütün havaalanları ve askeri bölgelerini imha etti. İsrail de Sina’yı işgal etti. Mısır, 7 Kasım’da ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. BM Genel Kurulu’nda alınan kararla; Süveyş Kanalı’na barış gücü yerleştirildi ve ABD-

‘nin baskısıyla İngiltere ve Fransa Mısır topraklarından geri çekildi. 1959 yılında; İkinci Arap – İsrail Savaşı sırasında Süveş Kanalı’nda İngiliz birliklerine karşı saldırılara katılan Yaser Arafat tarafından El – Fetih örgütü kuruldu. Filistin kökenli iş adamları ve aydınları bünyesinde bulunduran bu örgüt, Filistin’in ancak Filistinlilerin çabasıyla kurtulabileceğini savunuyordu. Bu söylem, bazı Arap ülkeleri tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak yorumlandı. Arap ülkeleri bu konuyu görüşmek üzeri 9–19 Eylül 1963 tarihleri arasında Kahire’de toplandılar. Bu toplantı sonucunda Filistinlilerin sürgünde bir hükmet kurmalarına, ordu ve meclis oluşturmalarına karar verildi.
Ancak Filistin sorunu üzerindeki konumunu kaybetmek istemeyen Ürdün, buna karşı çıktı. Ürdün’ün tüm itirazlarına rağmen Kudüs’ün Arap hâkimiyetinde olan bölümünde 28 Mayıs – 3 Haziran 1964 tarihleri arasında Filistinlilerin ilk büyük kongresi yapıldı. Bu kongre Filistinlilerin ilk milli meclisi sayıldı. Ayrıca bu kongrede Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) kuruluşu da kabul edildi. Bunun üzerine yalnız bağımsız Filistinli kimliği ile mücadelede başarılı olunabileceğini savunan El- Fetih ile FKÖ arasında bir rekabet başladı.

Üçüncü Arap – İsrail Savaşı / Altı Gün Savaşı (1967)

1956 İkinci Arap – İsrail Savaşı’nın ardından dokuz yıl boyunca Mısır’la İsrail arasında ciddi bir problem yaşanmadı. 1964’te FKÖ’nün kurulması ve Suriye’de Nasır’ın görüşlerini benimseyen Baas Partisi’nin iktidara gelmesi, bunalımı yeniden başlattı. Nasır’ın Sina’da konuşlandırılan BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini istemesi ve Mayıs 1967’de Akabe Körfezi’ni deniz ulaşımına kapatması İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’ı harekete geçirdi. Daha sonra da 1967 yılının Mayıs ayında başlayan Suriye – İsrail gerginliği Gazze ve Sina’yı işgal etmek isteyen İsrail için iyi bir fırsat oldu. 5 Haziran 1967’de ilk defa Arap düzenli orduları ve İsrail birlikleri karşı karşıya geldiler.
Mısır hava kuvvetlerini ani bir saldırıyla imha eden İsrail, Mısır’ın yanı sıra Suriye ve Ürdün’e de saldırdı. İsrail, saldırıya geçen Arap ülkeleri arasındaki iletişim kopukluğu ve çıkar ayrılıklarını çok iyi değerlendirerek, Filistin topraklarının geriye kalan % 22’sini (Batı Şeria ve Gazze), Mısır topraklarının % 6’sını (Sina yarımadası), Suriye topraklarının % 1 ‘ini (Golan Tepeleri) işgal etti.
Altı gün süren bu savaşla İsrail, kendi kontrolündeki toprağı, üç kattan daha fazla büyütmüş oldu. Müslümanlara ait kutsal mekânlarla birlikte Kudüs’ün tamamı İsrail’in eline geçti. Ancak İsrail’in işgali, BM Güvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihinde oybirliği ile aldığı, savaş yoluyla toprak kazanımının kabul edilemeyeceğini öngören 242 sayılı karara aykırıydı. Arap ülkeleri 242 sayılı karara göre İsrail’in işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi gerektiğini savunurken, İsrail buna karşı çıkmaya devam etti. 1967 savaşı 400.000’den fazla mültecinin Filistin’in Doğu Yakası’na geçmesiyle, Ürdün en büyük mülteci kamplarını barındıran ülke durumuna geldi. BM Güvenlik Konseyi’nin işgal edilen topraklarda halka insani muamele yapılması ve yurtlarına dönmek isteyenlere izin verilmesi yolunda aldığı 14 Haziran 1967 tarihli ve 237 sayılı kararı uygulanmadı. Böylece mültecilerin sayısında yarım milyona yakın bir artış meydana geldi. 1967 savaşından hemen sonra Hartum’da toplanan Arap liderleri meşhur, “üç hayır”ı ilan ettiler: İsrail’le barışa hayır, İsrail’i tanımaya hayır, İsrail’le görüşmeye hayır. Bir aradayken bu “hayır”ları söyleyen Arap ülkelerinin arasında üçü perde arkasında İsrail’le görüşmeleri başlatmışlardı bile. Bu üç ülkenin (Suriye, Mısır, Ürdün) ortak özelliği, İsrail’den geri almak zorunda oldukları topraklarının oluşuydu. 1967 savaşı, İsrail’e yönelik Arap politikasını şekillendiren tarihi olayların başında gelmektedir. Arapların en Nekba (büyük felaket) dedikleri ve Arapları İsrail’in varlığı ve mülteci problemiyle karşı karşıya bırakan 1948 savaşı bile bu anlamda gölgede kalmaktaydı. O güne kadar İsrail’i haritadan silmeye kilitlenmiş olan Arap ülkeleri 67 savaşıyla birlikte savunmaya geçmişlerdi. Çünkü 1948 Savaşı’nda Arap ülkelerinin hiçbiri toprak kaybetmemiş, bu anlamda sadece Filistinliler zarar görmüştür.
Tarihi vatanlarının yarısını İsrail işgaline bırakmak zorunda kalan Filistinliler, diğer yarısında da Ürdün ve Mısır’ın egemenliğine girdiler. 67 savaşında ve takip eden çeyrek asırda Ürdün, Mısır ve Suriye kaybettikleri toprakları geri alma politikası izlediler.
1967 Savaşı sonrasında Filistinli mücadele grupları bir araya gelerek “silahlı mücadele”nin gereği üzerinde durmaya başladılar. Altı Gün Savaşı’ndaki yenilgi ve hemen ardından Karame Zaferi ile El-Fetih uzun süredir gerilla savaşını savunanların alternatifi haline geldi. Arafat, Nasır’ın da onay vermesiyle 1969’da FKÖ’nün başına geçti. Aynı tarihlerde, 21 Ağustos 1969 tarihinde Doğu Kudüs’teki Mescidi Aksa’nın Yahudiler tarafından yakılmak istenmesi İslam dünyasının tepkisine yol açtı.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu İslam ülkeleri 22 – 23 Eylül 1969 tarihleri arasında Rabat Zirvesi’nde ilk defa bir araya geldi. Bu zirvede İsrail’in Kudüs’den çıkması ve 1967 önce statüsünü geri dönmesi istenirken, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) adlı yeni bir yapılanmanın da temeli atıldı.

Kara Eylül Olayları

Filistinlilerin Ürdün’e sürülmesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ürdün’de etkinliğini artırması üzerine yaşanan olaylar sonrasında Ürdün ve Filistinlilerden 7000 ile 8000 insanın kaybedildiği olaya verilen addır.
Silahlı çatışmalar FKÖ’nün Filistinlilerin 1971 ‘de Lübnan’a sürülmesine kadar devam etmiştir.
1967 savaşı önce toplam rakamı 1.300.000’e ulaşan Filistinli mültecilerin yarısı Ürdün’e sığınmıştı. Ürdün ise ekonomik açıdan zayıftı ve bu kadar mülteciyi kontrol edecek bir güçten uzaktı. Ayrıca Ürdün, buradaki Filistinlileri kendi kolları olarak gören Nasır gibi güçlerden çekiniyordu. 1967 Savaşı’nın ardından Arafat, büyük bir sayıya ulaşan Filistinlilerden de güç alarak İsrail’e karşı düzenleyeceği operasyonlar için üs olarak Ürdün’ü seçti. Nüfusunun önemli bir kısmını Filistinlilerin oluşturması nedeniyle FKÖ’nün Ürdün’de etkinliğini artırması Kral Hüseyin’i tedirgin etti. Kral Hüseyin’in Arafat’a tedirginliğini belirtmesine rağmen Arafat’ın buna aldırış etmemesi üzerine Filistinlilerle Kral Hüseyin’in kuvvetleri arasında tarihe Kara Eylül olarak geçecek çatışmalar başladı. İsrail’in desteğini alan Kral Hüseyin’in 7 Haziran 1970’de Amman yakınlarındaki Zerka Mülteci Kampı’na saldırmak suretiyle başlattığı ve binlerce Filistinlinin öldürüldüğü askeri hareketle Arafat’ın kontrolü altındaki Fedailer Ürdün’den çıkarıldı. Kara eylül olaylarının ardından Arap ülkeleri Ürdün ile ilişkilerini keserek bu ülkeyi Filistin hareketini bitirmekle suçladılar. Bu durumdan en çok faydalanan taraf ise tabi olarak İsrail oldu. Zira her iki savaşta da düşmanı olan Arap devletleri bu kez birbirlerine düşmüştü.
Kara Eylül, aynı zamanda 1971’de Ürdün’ün Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Ürdün’den çıkarmasından sonra El Fetih için kurulan, 1972 Münih Olimpiyatları’nda 11 İsrail’i sporcuyu rehin alarak adını duyuran silahlı grubun adıdır.

Dördüncü Arap – İsrail Savaşı (Yom Kippur Savaşı) (1973)

1967 Savaşı’nda büyük bir yenilgi yaşayan Mısır, Suriye ve Ürdün, 1973 yılında

Sina Yarımadası’nda ve Golan Tepeleri’nde bulunan İsrail kuvvetlerine saldırdı. 6 Ekim 1973 günü başlayan bu savaş altı gün süren 1967 Savaşı’nın yarattığı tepkinin bir sonucuydu. İsrail Altı Gün Savaşı’ndan, işgalindeki toprakları yaklaşık üç kat genişleterek çıkmıştı. Golan Tepeleri, Kudüs’ün tümü, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Gazze İsrail’in eline geçmişti. 1970 yılında Nasır’ın ölmesi ile yerine geçen Enver Sedat, 1967 yılında İsrail’in işgal ettiği toprakların geri kazanılması için bir Arap karşı saldırısı üzerinde durmaya başladı. 6 Ekim 1973’te başlayan savaş Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan ve Yahudilerin kutsal günleri olan Yom Kippur’a denk gelmişti.
İsrail birlikleri Sina Yarımadası’ndan ve Golan Tepeleri’nden çekilmeye zorlandı. Bu savaşta, ABD İsrail’e, Sovyetler de Arap devletlerine silah yardımında bulundu. Başlangıçta Arapların lehine gelişen savaş, daha sonra İsrail’in karşı saldırıda bulunmasıyla İsrail lehine sonuçlandı. Savaş sona erdiğinde, birçok ülkenin değişik devletler tarafından silahlandırılması sonucu taraflar arasında askeri denge değişti. Suriye, Sovyetler Birliği yapımı olan T-62 tanklarına ve yeni uçak filolarına sahip oldu. İsrail ordusu da ABD tarafından güçlendirildi. 18 Ocak 1974’te İsrail ile Mısır arasında barış antlaşması imzalandı.
Antlaşmaya göre, Mısır Süveyş Kanalı’nın doğu yakasındaki güçlerini azaltacak, buna karşılık İsrail de Sina’da Milta ve Gidi geçitlerinin batısına çekilecekti. Bu antlaşma 4 Eylül 1975 tarihinde imzalanan ikinci bir antlaşma ile tamamlandı.
31 Mart 1974 tarihinde ise, Suriye ve İsrail arasında, her iki tarafın kuvvetlerinin bir BM tampon bölgesi ile ayrılması ve savaş tutsaklarının mübadelesi kararlarını da içeren bir ateşkes antlaşması imzalandı. 1974 ve 1975’te İsrail’in Sina’dan çekilmesini öngören”Ayırma Antlaşmaları“daha sonraki bir tarihte imzalanacak olan barış antlaşmasının da taslağı niteliğinde 1974 yılında Rabat’ta yapılan Arap Zirvesi’nde FKÖ Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak kabul edildi.
BM Genel Kurulu’nda Filistin’de bağımsız egemen bir devletin kurulması kararı yeniden gözden geçirildi ve FKÖ’ye BM’de gözlemci statüsü verildi. FKÖ Lideri Yaser Arafat BM Genel Kurulu’nda konuşma yaptı. İsrail 1978 yılında işgale giriştiği Lübnan’ın, daha sonra %10’luk kısmında güvenlik şeridi oluşturdu.
1978 Mart ayındaABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’inarabuluculuğunda Mısır’la İsrail arasındaCamp Davit Barış Antlaşmasıimzalandı.
Camp David Antlaşması’nın maddeleri şöyleydi,

1.İsrail, Sina’dan çekilecek

2.İsrail ve Mısır arasında normal ve dostça ilişkiler kurulacak. İki ülkede birbirinin toprak bütünlüğünü ve barış içinde yaşama hakkını kabul edecek

3.Sina’daki tampon bölgeye BM Barış Gücü yerleştirilecek

4.İsrail gemilerine Süveyş Kanalı’ndan serbest geçiş hakkı tanınacak

5.Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilere tam özerklik verilmesi için görüşmeler yapılacak

6.Batı Şeria ve Gazze’de kendi kendini yöneten bir idarenin oluşturulması için seçimler yapılacak

Arap ülkeleri Camp David Antlaşması’nı kabul etmediler ve Enver Sedat’ı Filistin davasına ihanet etmekle suçladılar.Tepkiler BM’ye yansıdı. Genel Kurul 29 Kasım1979’da 34/65 B sayılı kararıyla FKÖ’nün katılmadığı Camp David Antlaşması’nın geçersiz olduğunu, Filistin halkının ve İsrail işgali altındaki toprakların geleceği açısından hiçbir değer taşımadığını ilan etti. Ancak İsrail BM kararına rağmen, antlaşmanın kendi lehine olan maddelerini uygulamada hiçbir güçlükle karşılaşmadı, İsrail Mısır’la anlaşma masasına oturmakla ilk defa bir Arap ülkesi tarafından tanınmış oldu. Bu antlaşma ile İsrail, işgal ettiği topraklardan ve Sina Yarımadası’ndan çekilecekti. İsrail, işgal süresince petrol ihtiyacını buradan karşılamıştı. Arap ülkeleri İsrail’e petrol satmadıkları için İsrail’in yeni bir kaynak bulması gerekecekti ancak bu sorun da Kissinger’in bir araya girmesiyle kısa zamanda çözüldü.
Enver Sedat Mısır petrolünü İsrail’e satmayı kabul etti. Antlaşmanın üçüncü maddesiyle İsrail varlığını ve toprağını meşrulaştırmış oluyordu. Diğer yandan Gazze ve Batı Şeria’daki Müslümanlara tam özerklik için görüşmeler önerilmesine rağmen, İsrail bu konuyu sürekli askıda bıraktı. İsrail boşaltmayı vaat ettiği toprakları da boşaltmadı ve daha sonra buralara Sovyetler Birliği’nden gelen Yahudileri yerleştirdi. 1980 yılının Ağustos ayında, İsrail parlamentosu Knesset’te alınan bir kararla Kudüs’ü İsrail’in değişmez ve bölünmez başkenti olarak ilan etti.
Yom Kippur

Musevi Yılbaşısı olan Roşaşana ile yılın 10. günü olan kefaret günü (Yom Kippur) arasındaki 10 gün boyunca geçmiş yıla ait bir vicdan muhasebesinin yapıldığı kutsal dönem.
Beyrut Kuşatması (1982)

Kara Eylül’den sonra Arafat’ın üs olarak Lübnan’ı seçmesi zaten hassas olan dengeleri kırılma noktasına getirdi. 13 Nisan 1975’te Hıristiyan Falanjistlerin Filistinlilerin bulunduğu bir otobüsü taraması üzerine Lübnan iç savaşı patlak verdi. Merkezi hükümetin zayıflaması, Filistinli örgütlerin Lübnan’daki etkisinin artmasına neden oldu. Filistinli örgütler Lübnan’dan İsrail’e karşı saldırıya geçti. Bunun üzerine Camp David Antlaşmasından sonra İsrail Lübnan’a yöneldi. 6 Haziran 1982’de Lübnan’ı işgal eden İsrail ordusu yedi gün içinde Beyrut önlerine kadar geldi. Kuşatmaya karşı Arafat Beyrut içinde sığınaktan sığınağa geçmek suretiyle üç ay boyunca direnmeyi başardı. İsrail, Lübnan’ı işgalinin ardından 19.000 ölü ve 30.000 yaralı bıraktı. İsrail’in ve Suriye’nin baskısı altında kalan Arafat Lübnan’ı terk etmek zorunda kaldı. Bundan sonra FKÖ genel merkez olarak Filistin’den binlerce kilometre uzakta bulunan Tunus’u seçti. 1980’lerin ikinci yarısında, I. intifada başlayana dek Arafat, hem uluslararası arenada hem de Arap dünyasında itibar kaybına uğradı.
İntifada (1987)

8 Aralık 1987, Filistin’de İsrail işgaline karşı topluca başkaldırma niteliği taşıyan intifada hareketinin başlangıç tarihidir. Filistinliler aleyhine sonuçlar doğuran barış görüşmeleri ve Sabra Şatilla Katliamı’nın ardından FKÖ’nün Lübnan’dan çıkarılması, Filistin halkının tepkisinin büyümesine neden oldu. İntifada olarak adlandırılan direnişin ilk adımı 7 Aralık 1987’de atıldı. Gazze bölgesinde bir Yahudi kamyoneti, Filistinli işçileri taşıyan bir araca çarparak dört Filistinlinin ölümüne ve dokuzunun yaralanmasına neden oldu. İntifada için ilk organizasyon Gazze İslam Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından yapıldı. Yaralıların bulunduğu Şifa Hastanesinin çevresinde toplanan öğrencilerFilistin İslami Direniş Hareketi’nin(Hamas)mensuplarıydı.
Hamas,1987’deŞeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz elRantisiveMuhammed Tahatarafından ilk intifadanın başlangıcında Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kanadı olarak kuruldu. Örgütün kuruluş amacı 1948 öncesi İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni kapsayan topraklarda Filistin İslam Devleti’ni kurmaktır.
Hamas,ilk temellerini Mısır’daki Müslüman Kardeşler cemaatinin kurucusu İmam Hasan El Benna’nın Filistin’e gönderdiği mücahitler tarafından atıldı. Bu mücahitler ve onların etrafında toplananlar aynı zamanda 1948’de işgalcilere karşı başlatılan mücadeleye fiilen katılmışlardı. Onların ardından gelen kişiler ise 1948 savaşından sonra eğitim ve tebliğ çalışmalarına katıldılar. Bütün bu çalışmalar sonunda güçlü bir taban oluştu. Bu taban zamanla belli bir disiplin içinde örgütsel yapıya kavuştu ve 1987 sonunda geniş bir halk kitlesinin direnişine öncülük etti. İntifada hareketi Gazze Şeridi’nde başladı, ancak kısa sürede Batı Şeria’ya yayıldı. Protestolar, sivil itaatsizlik şekline büründü. Genel grevler düzenlendi, İsrail ürünleri boykot edildi, duvarlara işgal karşıtı yazılar yazıldı ve yollarda barikatlar kuruldu. Ancak, sapan, taş ve sopalarla karşılık veren Filistinlilerin karşısında ağır silahlarla donanmış İsrail askerleri vardı. Filistinli siviller arasında yüksek can kayıpları meydana geldi. 1993’e kadar süren protestolarda toplam can kaybı bini aştı. İntifada yıllardır ezilen, işkence edilen zorla evlerinden kovulan, en ağır katliamlara uğrayan bir halkın kadın – erkek, yaşlı – genç hep birlikte işgalci İsrail’e karşı oluşan doğal bir başkaldırı hareketinin adı oldu. Filistin’de direniş hareketiyle birlikte aynı zamanda Hamas fiilen harekete geçti. Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Filistin kanadı durumundaki, “İslam Hareket’in içinden geniş tabanlı bir kitle hareketi niteliğinde ortaya çıkan Hamas, intifadayla birlikte bütün dünyaya sesini duyurmayı başardı.”
Hamas, intifadanın organizasyonunda öncülük yaptığı gibi, bu direnişin ikinci ayından itibaren de periyodik bir şekilde halk kitlelerine hitap eden ve halk direnişini yönlendiren belirli programlar ortaya koydu. Hamas, diğer yandan da İsrail karşısında sürdürülmesi gereken mücadelenin içeriği ile ilgili görüşlerini ve Filistin’in çeşitli ulusal meseleriyle ilgili politikasını ve tutumunu ortaya koyan bildiriler yayınlamaya başladı. Direnişlerinin belli bir hız kazanmasından sonra daİzzettin Kassam Birlikleriadında askeri bir kanat oluşturarak fiili eylemlerini bu kanat vasıtasıyla gerçekleştirmeye başladı. Hamas’ın önde gelen ismiŞeyh Ahmed Yasin,İsrail tarafından 18 Mayıs 1989’da tutuklandı. 3 Ocak 1990’da mahkeme karşısına çıkan Yasin, 15 suçtan yargılandı ve 16 Ekim 1991’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. İntifada hareketi ile kesintiye uğrayan barış görüşmeleri, yine bu hareketin İsrail’e verdiği maddi ve manevi kayıplardan ötürü 1991 yılında yapılanMadrid Barış Konferansıile yeniden başlatıldı.

3. Camp David Antlaşması (1978)

Mısır devlet başkanı Enver Sedat ile İsrail başbakanı Menahem Begin arasında, 12 gün süren gizli pazarlıkların ardından Camp David’de 17 Eylül 1978’de imzalanan ve ABD başkanı Jimmy Carter’ın gözetiminde gerçekleşen bir antlaşmadır.
Antlaşmanın imzalanmasında, ABD’nin Arap – İsrail çatışmasına son vererek Orta Doğu’daki çıkarlarını devam ettirmek istemesi etkili olmuştur.
Bu antlaşmaya göre;İsrail, askeri birliklerini Sina Yarımadasından çekecek ve Mısır ile diplomatik ilişkilerini normalleştirecekti.
Diplomatik ilişkiler 1980’de normale döndü. İsrail’in beklediği kadar olmasa bile ticari ilişkiler canlandı. Mart 1980’de havayolu taşımacılığı başladı. Mısır İsrail’e petrol satışına başladı. Bu sözleşme ile İsrail tarafından Altı Gün Savaşı’nda ele geçirilen Sina Yarımadası, Mısır’a geri verildi. Barış çabalarının sonucu olarak, Menahem Begin ve Enver Sedat, 1978 yılı Nobel Barış Ödülü’nü birlikte aldılar.
Sözleşmeye, Mısır ve ABD ile İsrail ve ABD arasında karşılıklı mektuplaşmalar da eşlik etmiştir.

4. İslam Konferansı Teşkilatı (1969)

Kuruluş Sebebi

Dennis Michael Rohan adında Avustralyalı bir Yahudi’nin 21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid-i Aksa’yı kundaklamayı denemesinden sonra İslam ülkeleri başkanları tarafından kurulan teşkilattır.
Pakistan’daki toplantılarda üyeler tarafından İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı gündeme getirildi. Bunun ardından İKÖ maliye ve ekonomik işleri bakanları 1973 yılında katıldıkları Cidde toplantısında mali ve parasal bir müessesenin kuruluşunun önemini vurguladılar. Nihayet İslam Konferansı Teşkilatı’nın 20 Ekim 1975 tarihli zirve toplantısında İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı onaylandı. Bugün İslam âleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir. Genel sekreterlik görevini Ekmeleddin İhsanoğlu yapmaktadır.
Teşkilatın Kuruluş Amaçları Şunlardır:

1.İslam ülkeleri arasındaki yakınlığı ve işbirliğini artırmak

2.Müslüman halkların çıkarlarını ve güvenliğini korumak ve mücadelelerini desteklemek

3.Üye devletler arasında siyasal, ekonomik, kültürel, bilimsel ve sosyal işbirliğini artırmak

4.Müslümanlarca kutsal olarak kabul edilen yerleri korumak

5.Filistin halkının mücadelesini ve bağımsızlık haklarını desteklemek ve savunmak

6.Her türlü sömürgeci yaklaşımın ortadan kaldırılmasını sağlamak
Teşkilatın elliden fazla üyesi bulunmaktadır.

İKÖ aşağıdaki sistemlerden oluşur:

İslamî Zirve

Siyaset yapan en yüksek organdır. Üye devletlerin Kralları, devlet başkanları ve hükümet yetkilileri katılır. Her üç yılda bir yapılır.
Dışişleri Bakanlığı İslami Konferansı

İslami Zirve’de alınan kararların işleyişini incelemek için her yıl toplanır.
Dışişleri Bakanları İslam Konferansı

İslami Zirve toplantısında tanımlanan politikalar çerçevesinde alınan kararların uygulamaları üzerine oluşturulan gelişim raporunu incelemek için yılda bir kere bir araya gelinir.
Daimi Sekreterya

Organizasyonun yönetici organıdır. İki organın kararlarının uygulanması ile görevlendirilmiştir ve Suudi Arabistan Cidde’de yer alır. Şu anki sekreter 1 Ocak 2005’ten beri Türkiye’den Ekmeleddin İhsanoğlu’dur.
5. 1973 Petrol Krizi ve OPEC’in Kuruluşu
Krizin Sebebi

Arap ülkelerinin, ülkelerindeki petrolü Batı dünyasına karşı siyasi koz olarak kullanmak istemeleridir.
1973 Arap-İsrail Savaşı bu krizi hızlandırmıştır.OPEC (Organization of Petroleum Exporting Countries), yaniPetrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı,1960 Ağustos’unda kurulmuştu.
Üye sayısı 13’e kadar çıkan bu teşkilatın kuruluş amacı;

Petrol fiyatlarının tespiti başta olmak üzere, ortak sorunlarını birlikte çözümlemekti.
OPEC kurulduğunda, hemen hemen bütün petrol üreticisi ülkelerde, petrol kaynakları, Amerikan petrol şirketlerince işletilmekteydi.
Petrol Krizine Neden Olan Gelişmeler
Bazı Orta Doğu ülkeleri, petrol şirketlerini millileştirme yoluna gittiler. Petrolün Batı ve Amerika üzerinde siyasi baskı aracı olarak kullanılması için iki yol vardı: Biri üretimi ve dolayısıyla ihracatı kısmak, diğeri de fiyatları yükseltmekti.
Üretimi kısmanın iki sakıncası vardı. Önce, üretici ülkelerin gelirlerini azaltırdı, sonra da, bütün Batı endüstrisi enerji bakımından petrole dayandığı için üretimi kısmak sert tepkilere yol açabilirdi. İşte bu sebeplerden, 1973 savaşından sonra ikinci yola, yani fiyatların yükseltilmesine başvuruldu.
Bu metodun başarılı olduğu söylenebilir. Çünkü, 1973 Ocak ayında varili 2.59 dolar olan Arap petrolü, 1973 Ekim’inde 5.11 ve 1974 Ocak ayında da 11.65 dolara çıktı. Bu, bir yıl içinde dört mislinden fazla bir artış demekti.
Bu fiyat artışları özellikle Batı Avrupa’da ve Japonya’da bir paniğe sebep oldu.

Ortak Pazar veya resmi adı ile Avrupa İktisadi işbirliği Teşkilatı (E.E.C.), 6 Kasım 1973’de yayınladığı bir bildiride, Güvenlik Konseyi’nin 242 ve 338 sayılı kararlarını desteklediklerini kuvvet yoluyla toprak kazanılmasını kabul etmediklerini, İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesini, bununla beraber, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile “güvenlikli ve tanınmış sınırlar içinde” barış içinde yaşama hakkına saygı gösterilmesi gerektiğini ilan ettiler.
Japonya ise, 22 Kasımda Arapları tutan öyle bir tavır aldı ki, sadece İsrail ile ilişkilerini kesmediği kaldı. İngiltere ise, 6 Ekim 1973 de, Orta Doğu ülkeleri için silah ambargosu ilan etmişti. Fakat Kasım ayında ambargo İsrail’e yönelik bir şekil aldı.
Suudi Arabistan, İsrail’i destekleyen Amerika ve Hollanda’ya karşı petrol ambargosu uyguladıysa da, bu ambargo Amerika’nın Orta Doğu politikasında hiç bir değişiklik yapmadı. Amerika’nın bu ambargoya karşı tepkileri de bir hayli sert oldu. Hatta petrol üreten Arap ülkelerinin petrol politikası, Batı’nın sanayini çökertecek hale geldiği takdirde, Amerika’nın Basra Körfezi bölgesine bir silahlı müdahale ihtimalinden veya bunun planlamasından dahi söz edildi.
Arapların bu petrol silahına karşı Amerika’nın başvurduğu ikinci yol da, 1974

Ekim’inde, Amerika, Kanada, Fransa hariç Ortak Pazar ülkeleri, Japonya, İspanya,

Türkiye, Avusturya, İsviçre, İsveç ve Norveç’in katılması ileMilletlerarası Enerji Ajansı‘nın kurulması oldu. Bu kuruluşun amacı, enerji ve petrolün sağlanmasında, kullanılmasında bir işbirliğini, dayanışmayı ve ortak planlamayı gerçekleştirmekti.
Sonuç

Petrol krizinin 1973 – 1974’de Batı’da yaptığı ilk şoktan sonra, petrol meselesi, yani her altı ayda bir OPEC ülkelerinin ham petrol fiyatlarına zam yapmaları, normal karşılanmaya başlandı. Batı’nın sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeleri, fiyat artışlarından doğan sarsıntıyı kısa sürede atlattılar. Çünkü sanayileşmiş ülkelerin korktuğu üretimin azaltılması idi. Yoksa fiyat artışlarına kolay ayak uydurdular. Sonuçta, artan fiyatların üretici ülkelere sağladığı gelir, yani sermaye, yine Batı bankalarına ve Batı’nın nakit piyasasına geçti. İkincisi, Batı’nın sanayileşmiş ülkeleri, artan petrol fiyatlarını kolaylıkla kendi sanayi ürünlerine ve teknolojilerine yansıttılar. Yani Arap ülkeleri pahalı sattılar ve aldıklarını da pahalı almaya başladılar. Bu arada olan, gelişmekte olan fakir ülkelere oldu. Türkiye de, artan petrol fiyatlarının büyük acısını çekmiştir. Petrol üreten Arap ülkeleri, özellikle geri kalmış veya gelişmekte olan Müslüman ülkeler için yeterli bir yardım programı da gerçekleştirmediklerinden, Batı’nın zengin ülkelerine vurmak istedikleri darbenin acısı, bu Müslüman fakir ülkelerin sırtından çıkmıştır.
6. SSCB’nin Afganistan’ı işgali (1979 -1988)
İşgale Ortam Hazırlayan Etkenler
Afganistan krallıkla yönetilen bir devletti. Ülkede 1973 yılında Cumhuriyet ilan edildi. Ancak, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yönetim Sovyetler Birliği’ne yaklaşan bir tutum sergiledi ve ülke iç karışıklıklara sürüklendi. 28 Nisan 1978’de komünistler bir hükümet darbesi gerçekleştirdi veAfganistan Demokratik Cumhuriyetikuruldu. 5 Aralık 1978’de, Sovyetler ile Afganistan arasındaDostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşmasıimzalandı.
Bu gelişmelerden kısa süre sonra ülkede Sovyet yanlısı iktidara karşı ulusal direniş hareketi başladı. Bunun üzerine iktidarda bulunanlar Sovyetlerden yardım istediler. Bu istek üzerine kısa sürede Afganistan’a çok sayıda Sovyet uzmanı ve askeri geldi. Sovyetler, 27 Aralık 1979’da ülkeyi fiilen işgal ettiler. Sovyetlerin işgal hareketi, çok sayıda Afganlının Pakistan ve İran’a sığınmasına sebep oldu.
Pakistan, bu gelişmeler üzerine BM’ye ve İslam Konferansı Örgütü’ne başvurarak, Afganistan’daki gelişmelerin önlenmesini ve Sovyet askerlerinin çekilmesini istedi. Ancak, bu girişimlerden sonuç alınamadı. Ülkenin işgali milli direnişe yol açtı.

Afgan mücahitleri Sovyetlere büyük kayıplar verdirdiler. Mücahitlerin direnişleri, çevre ülkeler ve Batı dünyasını da harekete geçirdi. Çünkü Afganistan’ın Sovyet kontrolüne girmesi, onların, Hint Okyanusu’na ve keza İran üzerinden Basra Körfezi’ne çıkmalarına imkân vermekteydi. Bu durum, Batı ülkelerini olduğu kadar, İran, Çin ve Pakistan gibi çevre ülkelerini de tehdit eden bir durum yaratmaktaydı. Amerika bu gelişmelerden en çok endişe duyan ülkeydi. ABD, Sovyetlerin bu teşebbüsü üzerine SALT-II Antlaşması’nı onaylamaktan vazgeçti ve 5 Ocak 1980’de bu ülkeye yaptığı tahıl ihracatını da durdurdu.
Afganistan’ın işgali, dünyanın iki süper gücünü bir kere daha karşı karşıya getirdi.İşgal, mahalli olmaktan çıkıp bir dünya sorunu haline dönüştü. Fakat tüm bu gelişmelere rağmen Sovyetler, 1985 yılında Afganistan’daki askeri etkinliklerini daha da arttırma yoluna gittiler. Giderek artan Sovyet tehdidi ve etkinliği, Afgan mücahitlerinin direnişini ortadan kaldırmaya yetmedi.
1982 yılında BM’ce ele alınan Afganistan sorunu; Afganistan, Pakistan, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yapılan görüşmelerle çözüme kavuşturulmaya çalışılmakta idi. Ancak, görüşmeler uzun süre devam etti ve sorun 14 Nisan 1988Cenevre Antlaşmasıile çözümlendi. Cenevre Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Sovyet askerleri 1988-1989 yılı içinde Afganistan’dan çekildiler. Sovyetlerin çekilmesinden sonra ülkede”mücahit”gruplar birleşerek bir hükümet

Yorum Yap